Kefene cep dikmeye kalkışanların muhafazakâr kimliğiyle öne çıkması seçmen nezdindeki sarsıntıyı derinleştirebilir. Çünkü burada yalnızca servet hırsı değil, savunulan değerlerle sergilenen davranışlar arasındaki çelişki sorgulanır.
Mesele ekonomik olmaktan bile çıkar, ahlaki bir boyut kazanır.
İnandığı değerlerin istismar edildiğini düşünen insanın kırgınlığı, cebindeki kayıptan daha derin olabilir.
Türkiye'de son dönemde yaşanan fon krizi, siyasetin üzerinde düşünmesi gereken önemli bir toplumsal karşılaştırmayı gündeme getirdi.
İktidar, fon tartşmalarının ekonomi gündeminin önüne geçmesini engelleyemedi.
Çünkü vatandaş artık yalnızca fonlarda dönen paraya bakmıyor. Kendi cebindeki parayla başkalarının servetini karşılaştırıyor.
Bir tarafta ay sonunu getirmeye çalışan milyonlar, diğer tarafta astronomik kazançların ve büyük mali kayıpların konuşulduğu bir düzen...
Bu karşılaştırma, psikolojik bir kırılmanın da habercisi olabilir.
İnsanlar başkalarının zenginliğine değil, kendi yoksulluğunun adaletsiz olduğuna inandıklarında öfkelenirler.
YOKSULLUK BAŞKA, ALDATILMIŞLIK BAŞKA!
Toplumlar ekonomik sıkıntılara tahammül edebilir. Savaşlara, krizlere, hatta uzun süreli yoksulluğa katlanabilirler.
Yeter ki fedakârlığın adil paylaşıldığına ve yönetenlerin kendilerine karşı dürüst davrandığına inansınlar.
Ancak yükün yalnızca kendi omuzlarına bırakıldığını düşünmeye başladıklarında mesele değişir.
Çünkü yoksulluk ekonomik bir sorundur. Aldatılmışlık ise siyasi bir güven krizidir.
İktidarlar yanlış kararlarından dönebilir, yeni programlar açıklayabilir, ekonomiyi toparlayabilir.
Fakat kaybedilen güveni yeniden kazanmak daha zordur.
Siyasetin en tehlikeli eşiği, vatandaşın geçim sıkıntısından şikâyet etmesi değil, kendisine anlatılanlarla yaşadığı gerçekler arasında bir uçurum bulunduğuna inanmasıdır.
MALEZYA: FON SKANDALI VE 61 YILLIK İKTİDARIN SONU!
Tarih bunun çarpıcı örnekleriyle dolu.
Sandığa bakmak yeterli.
2018 yılında Malezya'da yaşananlar, Türkiye'deki tartışmalar açısından dikkat çekici.
Başbakan Necip Rezak döneminde, 1MDB adlı devlet yatırım fonundan milyarlarca doların usulsüz biçimde aktarldığının ortaya çıkması ülkeyi sarstı.
Hayat pahalılığıyla mücadele eden halk, astronomik büyüklükteki mali işlemleri ve yönetici çevrelerin servetlerini sorgulamaya başladı.
Sonuç?
Malezya'yı 61 yıldır yöneten siyasi ittifak, 2018 seçimlerinde iktidarı kaybetti.
Elbette bu sonucu yalnızca skandala bağlamak doğru olmaz. Vergi politikaları, ekonomik koşullar ve siyasi rekabet de etkiliydi.
Ancak olay, mali usulsüzlüklerin hayat pahalılığıyla birleştiğinde nasıl ciddi bir siyasi meseleye dönüşebildiğini gösterdi.
Malezya'daki devlet fonu skandalıyla Türkiye'deki fon tartışmalarının hukuki ve kurumsal niteliği farklı. Buna rağmen toplumun ekonomik eşitsizlikleri değerlendirme biçimi açısından karşılaştırılabilecek yönleri bulunuyor.
TÜRKİYE: 2002'DE SANDIĞA YANSIYAN GÜVEN KAYBI
Türkiye'nin yakın tarihinde de önemli bir örnek var.
2001 ekonomik krizi milyonlarca insanın hayatını altüst etti. Bankalar battı, iş yerleri kapandı, işsizlik arttı.
Ancak 2002 seçimlerinin sonucunu yalnızca ekonomik göstergelerle açıklamak eksik kalır.
1990'lı yıllardan itibaren biriken yolsuzluk iddiaları, Susurluk skandalı, 1999 depremlerinde ortaya çıkan denetim sorunları ve siyasi istikrarsızlık, geleneksel partilere duyulan güveni aşındırmıştı.
1999 seçimlerinde yüzde 22,19 oy alan DSP, 2002'de yüzde 1,22'ye geriledi.
MHP yüzde 17,98'den yüzde 8,36'ya, ANAP ise yüzde 13,22'den yüzde 5,13'e düştü.
Üç koalisyon ortağı da Meclis dışında kaldı.
Merkez sağın bir diğer büyük partisi DYP de yüzde 9,54 oyla barajı aşamadı.
Bu sonuçta ekonomik çöküşün yanında siyasi istikrarsızlık, biriken hoşnutsuzluk ve yeni alternatiflerin ortaya çıkması etkiliydi.
Özellikle muhafazakâr seçmen açısından üzerinde durulması gereken bir nokta var:
Siyasette güven kaybı yalnızca yönetime değil, yönetimin temsil ettiğini söylediği değerlere de yönelebilir.
Çünkü seçmen yalnızca parasının hesabını sormaz; inandığı ilkelerin samimiyetle temsil edilip edilmediğini de sorgular.
Cebindeki eksilmeyi ekonomik krizle açıklayabilir. Ancak inancının istismar edildiğini düşünürse bu, çok daha farklı bir kırgınlığa dönüşebilir.
KEFENİN CEBİ YOK AMA SİYASETİN HAFIZASI VAR!
Bugün iktidar açısından asıl mesele, fon tartışmalarının gündemde ne kadar kalacağından ibaret değil.
Bu olayların ekonomik sıkıntılarla birleşerek toplumun adalet ve güven duygusunu nasıl etkilediğidir.
Seçmen davranışında henüz dramatik bir değişim bulunduğunu söylemek için kapsamlı araştırma verilerine ihtiyaç var. Ancak ekonomik memnuniyetsizliğin kalıcı bir güvensizliğe dönüşüp dönüşmediği dikkatle izlenmeli.
Çünkü siyasi aidiyet güçlü olabilir, ekonomik sıkıntılara sabır gösterilebilir.
Fakat adaletsizlik algısı yerleştiğinde, yönetenlerden beklenen açıklama ve hesap verme ihtiyacı da büyür.
Kefene cep dikilmez!
Servet de makam da bu dünyada kalır.
İnsanın cebine koyduklarıyla değil, arkasında bıraktıklarıyla hatırlandığı unutulmamalı.
Paranın hesabı yapılır. Kaybedilen güvenin bedelini ise tarih yazar.
Fon krizinde yabancı parmağı olabileceği yönündeki şüpheler yabana atılmamalı. Ancak unutulmamalı ki yarayı açık bırakırsanız, üzerine tuz basacak çok olur. Asıl mesele, tuzu basanı ararken yarayı kapatabilmektir.
Bütün bunlara rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fon krizine bir şekilde müdahale ederek meseleyi kamuoyunun vicdanını tatmin edecek, inandırıcı ve adil bir çözüme kavuşturacağına inanan, daha da önemlisi inanmak isteyen hatırı sayılır bir kesim de var.
Çünkü bazen insanlar, güvendikleri liderden yalnızca çözüm değil, ona duydukları güveni haklı çıkaracak bir irade de bekler.
MHP NE İSTİYOR?
Siyasette bazen talep edilmeyen makamlar, talep edilenlerden daha fazla şey anlatır.
MHP’nin Cumhur İttifakı içindeki pozisyonunu da bu açıdan okumak gerekiyor.
Edindiğim izlenimlere göre MHP, AK Parti listelerinden seçilecek kontenjan milletvekillikleri konusunda yeni bir beklenti içinde.
Bu talebin arkasında yalnızca Meclis’teki sandalye hesabı yok.
Daha derin bir siyasi muhasebe var.
MHP, yürütülen siyasi sürecin yalnızca destekçisi değil, taşıyıcısı ve belirleyici aktörü olduğu düşüncesinde.
Sürecin siyasi riskini üstlendiğini, muhtemel bedelini de kendisinin ödeyebileceğini değerlendiriyor.
Hatta meseleye tersinden bakıldığında, sürecin başarıya ulaşması hâlinde siyasi karşılığını alamama ihtimali de MHP açısından ayrı bir hesap konusu.
Bir başka ifadeyle MHP, hem riskin hem de siyasi sorumluluğun merkezinde kendisini görüyor.
İşte tam bu noktada dikkat çekici bir yaklaşım ortaya çıkıyor:
“Bakanlık istemedik. Yürütmede görev talep etmedik. Ancak siyasi sorumluluğunu taşıdığımız sürecin Meclis aritmetiğinde de bir karşılığı olmalı.”
Bu yaklaşımın siyasi tercümesi oldukça açık:
MHP, hükümette koltuk değil, Meclis’te ağırlık istiyor.
Üstelik bu talep yalnızca milletvekili sayısını artırma arayışı olarak görülmemeli.
MHP açısından mesele, Cumhur İttifakı içindeki siyasi ağırlığının yeni dönemde nasıl karşılık bulacağıyla da ilgili.
Çünkü siyasette sorumluluk ile temsil arasındaki denge, ittifakların görünmeyen ama en hassas hesaplarından biridir.
MHP’nin beklentisi gerçekleşir mi, AK Parti bu talebe nasıl yaklaşır?
Bunlar henüz cevap bekleyen sorular.
Ancak Ankara kulislerinden yansıyan tablo, ittifakın önümüzdeki dönemde yalnızca ortak politikaları değil, siyasi temsilin paylaşımını da konuşabileceğine işaret ediyor.
MHP’nin yaklaşımını tek cümleyle özetlemek mümkün:
“Sürecin yükünü taşıyorsak, siyasi karşılığında da yok sayılamayız.”
Asıl mesele, AK Parti’nin bu beklentiyi nasıl okuyacağı.
Çünkü ittifaklarda bazen krizleri istenen makamlar değil, karşılık bulmayan fedakârlıklar doğurur.
MHP, riski paylaşmak istiyor!
AZERBAYCAN İKİLEMİ: SİYASET Mİ, VİCDAN MI?
Azerbaycan'da başörtüsüne yönelik yasakçı uygulamaları yanlış buluyorum. Bu, Azeri kardeşlerimizin kendi insanlarına karşı sergilediği, inanç özgürlüğüyle bağdaşmayan, üzücü bir tutumdur.
Üstelik bu mesele Türkiye'deki iktidarı da ciddi bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor.
Eleştirmek, “iki devlet, tek millet” anlayışıyla yürütülen kardeşlik ilişkilerini siyaseten zorlayabilir.
Eleştirmemek ise yıllarca başörtüsü özgürlüğünü savunmuş bir siyasi hareketin vicdanını zorlar.
Oysa kardeşlik, yanlışlara sessiz kalmak değildir. Tam tersine, kardeşinin yanlışını söyleyebilmektir.
Başörtüsü Türkiye'de bir özgürlük meselesiyse Azerbaycan'da da öyledir. İnanç özgürlüğünün sınırlarını siyasi ittifaklar ya da diplomatik hassasiyetler belirleyemez.
Azerbaycan bizim kardeşimizdir. Ama kardeşlik, yanlış uygulamaları görmezden gelmenin gerekçesi olamaz.
İktidar açısından denklemin özeti şu:
Azerbaycan'ı eleştirmek siyaseten zor, eleştirmemek vicdanen ağır.
Çünkü ilkeler, dostlarımız söz konusu olduğunda da savunulabiliyorsa gerçekten ilkedir.
VELHASIL: “Herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdittir.” — Martin Luther King Jr